Otomatik Portakal

Anthony Burgess’in “Otomatik Portakal” romanından*;

…  “Eee, ne olacak şimdi ha?” İşte şimdi öykünün cidden acıklı ve trajik filan kısmı, kardeşlerim ve biricik kankalarım, Staja’da (yani Eyalet Hapishanesi’nde) 84F numarada başlıyor. Pederin şoka girip de yara bere içindeki kanlı ellerini cennetindeki adaletsiz Tanrı’sına filan kaldırdığını ve anamın tek çocuğunun ve biricik evladının herkesi acayip hayal kırıklığına filan uğratmasından duyduğu üzüntüyü, bütün o boktan ve korkunç şamatayı anlatmamı pek istemezsiniz. P.R. Deltoid’le aynasızların hakkımda bir sürü boktan ve pis laflar etmelerinden sonra, Tanrı cezalarını versin, alt mahkemedeki moruk sulh hâkimi suratını acayip asarak, Dostunuz ve Mütevazı Anlatıcınız’a çok ağır laflar etti. Sonra, yüksek mahkemede yapılan yargıçlı ve jürili duruşmada çok çok ağır laflar, büyük bir ciddiyetle söylendi ve sonra suçlu bulundum ve On Dört Sene denince, anam ühü ühü ühü oldu, ey kardeşlerim. İşte şimdi buradaydım, Staja 84F’ye sille tokat tıkılmamdan beri tam iki sene geçmişti, son kodes modasına göre giyinmiştim, yani bok rengi, tek parça bir takım elbise giymiştim ve göğsümde, kalbimin hemen üstünde ve bir de sırtımda numara vardı, bu yüzden, gidip gelirken artık küçük kankanız Alex değil de 6655321’dim. “Eee, ne olacak şimdi ha?” Hayvanat bahçesine benzeyen bu pis cehennem çukurunda iki sene geçirmek, zalim kabadayı gardiyanlar tarafından tekmelenip marizlenmek ve pis pis sırıtan adi suçlularla tanışmak ki bazıları cidden sapıktı ve anlatıcınız gibi parlak çocuklara sulanmaya hazırdılar, kesinlikle eğitici olmamıştı. Ayrıca atölyede çalışıp kibrit yapmam ve bahçede egzersiz niyetine dolanıp durmam gerekiyordu ve bazı akşamlar, prof tipli moruk bir herif gelip kınkanatlılardan ve Samanyolu’ndan ve Kar Tanesi’nin Muhteşem Mucizeleri’nden bahsediyordu. Bu sonuncusuna epey güldüm, çünkü kankalarımın henüz ihanet etmedikleri ve mutlu ve özgür filan olduğum bir kış gecesi halk kütüphanesinden çıkan o yaşlı adamı vandalca tartaklayışımızı aklıma getirdi. Kankalarım hakkında tek bir şey duydum, bir gün pederle anam ziyarete geldiklerinde Georgie’nin öldüğünü söylediler. Evet, ölmüştü kardeşlerim. Sokaktaki bir köpek boku kadar ölüydü. Georgie, diğer ikisini çok zengin filan bir lavuğun evine götürmüş ve ev sahibini tekmeleyip ve marizleyip yere sermişler ve sonra Georgie minderlerle perdeleri parçalamaya başlamış ve sonra bizim Dim çok değerli bazı süs eşyalarını, heykelleri filan kırınca bu marizlenmiş zengin herif acayip kafayı yemiş ve çok kalın bir demir çubukla hepsinin üstüne saldırmış, gözü döndüğünden acayip kuvvetlenmiş ve Dim’le Pete pencereden kaçmışlar, ama Georgie halıya takılıp yere düşmüş ve sonra kafasına bu demir çubuğu küt diye yiyince hain Georgie oracıkta cavlağı çekmiş. Moruk katil nefsi müdafaa savunmasıyla kurtulmuş, cidden adil ve uygun bir şekilde. Georgie’nin öldürülmesi, enselenişimden bir yıl sonra gerçekleşse de, aynasızlara adil ve uygun ve kader filan gibi göründü. “Eee, ne olacak şimdi ha?” Pazar sabahı olduğundan Kanat Şapeli’ndeydim ve kodes papazı Tanrı’nın Sözlerini söylüyordu. Eski pikabımı çalıştırmak, öncesinde ve sonrasında ve ortada ilahiler söylenirken de kasvetli şarkılar koymak benim işimdi. Kanat Şapeli’nin arka kısmındaydım (burada Staja 84F’den dört kişiydik), pis, kocaman, mavi, zalim gerdanlı gardiyanlar biraz ileride tüfekleriyle ayakta duruyorlardı ve bütün mahkûmların, üzerlerinde o korkunç bok rengi kodes kıyafetleriyle oturmuş Tanrı’nın Sözlerini söylediklerini dikizleyebiliyordum ve pis kokuyorlardı, yıkanmamış gibi filan değil, kirlenmiş gibi değil de sanki sadece suçlulara özgü, tozlu, yağlı bir acizlik kokusu yayıyorlardı kardeşlerim. Belki benim de öyle koktuğumu düşünüyordum, ne de olsa artık gerçek bir mahkûma dönüşüyordum, hâlâ çok genç olsam da. Yani bu pis kokulu iğrenç hayvanat bahçesinden bir an önce kurtulmak benim için çok önemliydi, ey kardeşlerim. Okumaya devam ederseniz dikizleyeceğiniz gibi kısa süre sonra kurtuldum. “Eee, ne olacak şimdi ha?” dedi kodes papazı üçüncü kez. “Böyle kurumlara durmadan girip çıkacak mısınız, çoğunuz çıktığınızdan çok kez girecek misiniz, yoksa İlahi Dünya’ya gidip de tövbe etmeyen günahkârları sadece bu dünyada değil öbür dünyada da bekleyen cezaların farkına varacak mısınız? Çoğunuz sersem heriflersiniz, doğuştan hakkınız olan şeyleri bir tabak soğuk lapaya satarsınız. Hırsızlığın, şiddetin heyecanı, rahat yaşama dürtüsü… elimizde cehennemin varlığına dair kesin, evet, evet, çürütülmez kanıt varken bunlar değerli midir gerçekten? Ben biliyorum dostlar, biliyorum, gördüğüm vizyonlarda bana bütün hapishanelerden daha karanlık, insanoğlunun yakabildiği bütün ateşlerden daha sıcak bir yer gösterildi, orada sizin gibi –bana öyle sırıtmayın kahrolasıcalar, gülmeyin–, evet sizin gibi tövbe etmeyen suçlu günahkârların ruhları, sonsuz ve dayanılmaz acılar çekerek haykırıyor, burunlarına pislik kokusu doluyor, ağızlarına yanan gübreler tıkılıyor, derileri dökülüyor ve çürüyor, çığlık atan bağırsaklarında bir ateş topu dönüyor. Evet, evet, evet, biliyorum.”                

* Otomatik Portakal, Anthony Burgess, Türkçesi: Dost Körpe, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2007, s. 67-69

edebiyatvadisi

Next Post

Thomes More

Paz Tem 7 , 2019
Thomas More (1478-1535) İngiliz yazar, devlet adamı ve hukukçudur. 1490-1492 yılları arasında Canterbury Başpiskoposu John Morton’nun hizmetine girdi ve burada eğitimine başladı. Bu dönemde Rönesans’tan da etkilenmeye başladı. Eğitimini tamamladıktan sonra Başpiskopos Morton’un sayesinde Oxford Üniversitesi’ne girmeye hak kazanan Thomas More, burada geçirdiği 2 yılda yazılar yazmaya başladı. Antik Yunan ve Latin edebiyatına ilgisi de […]