Kumarbaz

Dostoyevski’nin “Kumarbaz” adlı romanından (*);

… Büyükannenin rulet salonuna girişi, içeridekiler üzerinde muazzam bir etki yarattı. Rulet masalarında ve salonun diğer ucundaki trente et quarante masasının önünde, birkaç sıra hâlinde yüz elli, iki yüz kadar kumarbaz toplanmıştı. Masaya ulaşmayı başaranlar ancak bütün paralarını kaybettikten sonra yerlerinden ayrılıyordu, sadece seyirci olarak masa başında dikilmeye ve bir oyuncunun yerini boşuna işgal etmeye izin verilmiyordu. Masanın çevresinde sandalyeler vardı ama kumarbazların pek azı oturuyordu; özellikle kalabalık arttığında oturan olmazdı, çünkü ayakta daha fazla insan sıkışabilir masanın başına, hem ayaktayken para koymak daha kolaydır. İkinci, üçüncü sıradakiler, ilk sıradakileri sıkıştırarak sıralarını bekler, bazen de sabırsızca kumarbazların arasından ellerini uzatıp paralarını ortaya koyarlar. Hatta üçüncü sıradan bile para uzatma fırsatı kollanır; bu yüzden on, hatta beş dakikada bir masanın bir ucunda bahislerle ilgili bir olay çıkar. Kumarhane güvenliği oldukça iyidir. Elbette kalabalığı önlemeye kalkışmazlar, hatta memnuniyetle karşılarlar, çünkü bundan onlar kârlı çıkar; masalardaki sekiz krupiye ise bahisleri büyük bir dikkatle izler, hesapları yapan ve anlaşmazlıkları çözümleyen onlardır. Olağanüstü hallerde polis çağırılır ve olay hemen kapanır. Salonda kalabalık arasında dolaşıp etrafı izleyen sivil polisler vardır, hiç kimse onları ayırt edemez. Özellikle hırsızlarla, rulette pek sık rastlanan profesyonel dolandırıcıları izlerler. Gerçekten başka yerlerde ceplerden, kilit altındaki kutulardan çalmak gerekir, başarısızlık hâlindeyse belalı sonuçları olur. Buradaysa rulete yanaşıp oynamaya başlamak yeter; bir anda herkesin gözü önünde başkasının kazancına el koymak çok kolaydır; bir tartışma çıkarsa dolandırıcı sesini yükselterek bahsin kendine ait olduğunda ısrar eder. Eğer iş ustalıkla halledildiyse, şahitler de bocalıyorsa hırsız genellikle parayı kapmayı becerir., elbette miktar çok büyük değilse. Miktar yüksekse krupiyelerin veya başka bir kumarbazın gözünden kaçmaz pek. Fakat öyle önemli bir miktar değilse bazen paranın gerçek sahibi bile bir rezaletten çekinerek tartışmayı sürdürmekten vazgeçer. Hırsız enselenirse rezalete aldırmadan kapı dışarı ederler.

Büyükanne bütün bunları uzaktan, büyük bir merakla seyretti. Bir hırsız yakalanıp kovulduğunda pek memnun oluyordu. Trente et quarante pek ilgisini çekmedi; rulete, özellikle de topun dönüşüneyse bayılmıştı. Nihayet oyunu daha yakından görmek istedi. Nasıl oldu bilmiyorum ama garsonlarla birkaç işgüzar (özellikle de şanslı kumarbazlara ve genellikle tüm yabancılara yapışan, tüm paralarını kaybetmiş Polonyalılardır hep) masanın ortasında, birinci krupiyenin yanında çabucak ona bir yer açtılar ve kalabalığa rağmen koltuğunu oraya ittirdiler. Oynamayıp kenardan izleyen bir ziyaretçi topluluğu da (özellikle aileleriyle gelmiş İngilizler) kumarbazların arkasından büyükanneyi seyretmek için masaya yaklaştı. Krupiyeler umutlanmıştı: Bu kadar tuhaf bir kumarbaz, gerçekten olağandışı bir şeyler vaat eder gibiydi. Yetmiş beş yaşında, bacakları tutmayan bir kadın kumar oynamak istiyordu; elbette sıradan bir durum değildi. Ben de büyükannenin yanına sıkışmıştım. Potapıç’la Marfa bir kenarda, kalabalığın içinde kaldılar. General, Polina, Des Grieux, Matmazel Blanche da seyirciler arasındaydı.

Büyükanne önce kumarbazları izledi. Fısıldayarak bana kısa sorular soruyordu: Şu adam kim? Bu kadın kim? Masanın ucunda çok büyük miktarlarda oynayan, ortaya binlerce frank koyan çok genç bir adamdan pek hoşlandı; çevredeki fısıltılardan anlaşıldığına göre genç adam yaklaşık kırk bin frank kazanmıştı, önü altın ve banknotla doluydu. Yüzü bembeyazdı; gözleri parlıyor, elleri titriyordu; avucunun aldığı kadar parayı hiç hesaplamadan ortaya koyuyor, sürekli kazanıyor, paraları önüne çekip duruyordu. Garsonlar çevresinde koşuşuyor, ona bir sandalye veriyor, kimse onu sıkıştırmasın diye yer açıyorlardı. Bütün bunların sebebi yüklü bir bahşiş umuduydu elbette. Kazanan bazı kumarbazlar keyifleri yerinde olduğu için ceplerinden avuç avuç çıkardıkları paraları hiç hesaplamadan onlara verir. Genç adamın yanına çoktan bir Polonyalı yerleşmiş, saygıyla ama hiç susmadan bir şeyler fısıldıyordu; herhalde yol gösteriyor, tavsiyeler veriyor, oyununu yönetiyordu. Elbette onun derdi de bahşiş koparmaktı. Fakat kumarbaz neredeyse ona dönüp bakmadan oynuyor, oynuyor ve sürekli kazanıyordu. Kendini kaybetmiş gibiydi.

Büyükanne birkaç dakika onu inceledi. Sonra birden talaşa kapıldı ve beni dürterek:

-Söyle ona boraksın, dedi, söyle ona bıraksın ve parasını toplayıp gitsin buradan. Yoksa kaybedecek, birazdan kaybedecek! -heyecandan soluğu kesilir gibiydi- Potapıç nerede? Ona Potapıç’ı yolla! Söylesene şuna, söylesene, -beni dürtüp duruyordu- Potapıç nerede? Sortez! Sortez! (çıkın, çıkın), diye genç adama bağırmaya başladı.

Ona doğru eğilip kararlı bir tonla burada bağırılamayacağını, hatta biraz yüksek sesle bile konuşulamayacağını söyledim, çünkü hesap yapılmasına engel oluyordu ve bizi kovarlardı.

-Ne fena! Mahvoldu adamcağız ama kendi kaşınıyor. Aman bakamıyorum bile ona, fena oluyorum. Ne ahmak ama!

Büyükanne hemen başka yana çevirmişti başını. Masanın sol tarafında, yanında bir cüceyle genç bir kadın vardı kumarbazlar arasında. Cücenin kim olduğunu bilmiyorum, kadının akrabası mıydı yoksa ilgi çekmek için mi yanında getirmişti, hiç bilgim yok. Bu kadını daha önce de fark etmiştim; her gün öğlen birde geliyor, saat tam ikide gidiyordu, her gün sadece bir saat oynuyordu. Kumarhanede onu tanıyorlar, hemen bir koltuk getiriyorlardı. Kadın cebinden birkaç altınla birkaç bin franklık banknot çıkarıyor, sakince ve gayet soğukkanlı bir tavırla bir kâğıda birtakım sayılar yazıp ihtimalleri, sistemini bulmaya çalışarak oynamaya başlıyordu. Büyük oynuyordu. Her gün bin, iki bin, en çok üç bin frank kazanıyordu, daha fazla değil… Kazanır kazanmaz da hemen masadan kalkıyordu. Büyükanne uzun süre onu inceledi.

-Bak, bu kaybetmez işte! Bu kaybetmez! Kim olduğunu biliyor musun? Nasıl biri?

-Şu malum Fransızlardan biri herhalde, diye fısıldadım.

-Ya, belli zaten hâlinden. Tırnakları da pek sivri anlaşılan. Neyse şimdi bana şu turları ve nasıl para koyulacağını anlat…

* Fyodor Mihayloviç Dosotoyevski, Kumarbaz, Rusça aslından çeviren: Koray Karasulu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, III. Basım, İstanbul, Ekim 2013, s.86-90.

wpntr

Next Post

Nef'î

Paz Tem 28 , 2019
Nef’î (1572? – 1635) Hayatı Klasik Türk Edebiyatının 17. yüzyıl şairleri arasında en başta gelen şairi olan Nef’î’nin asıl adı Ömer’dir ve Erzurumludur. Nef’î’nin çocukluğu ve ilk gençliğindeki hayatı konusunda sağlıklı bilgi bulunmamaktadır. Ancak onun Arapça ve Farsçayı iyi öğrendiği görülmektedir. Nef’î’nin ilk mahlası Darrî (= zarar veren) olmakla birlikte […]

You May Like