Babalar ve Oğullar

Turgenyev’in “Babalar ve Oğullar” romanından*;

Bazarov o gün yatağından hiç kalkmadı, geceyi de ağır bir yarı baygınlık içinde dalıp uyanarak geçirdi. Gece yarısından sonra saat birde gözlerini zorla açınca ufak bir lambanın ışığında üzerine doğru eğilen babasının soluk yüzünü gördü; ona dışarı çıkmasını buyurdu. Yaşlı baba buyruğa boyun eğdi ama hemencecik ayaklarının ucuna basa basa dönüp geldi, kitap dolabının ardına yarı gizlenerek oğlunun başında nöbet tuttu.   Arina da yatmamıştı. Arada bir oğlunun kapısını aralayarak “oğulcuğunun nefes alışını” dinlemek ve kocasına göz kulak olmak için usulca içeri süzülüyordu. Onun kıpırtısız, eğik duran sırtından başka bir şey göremiyordu ya, bu bile ona biraz olsun avuntu veriyordu.

 Sabahleyin Bazarov ayağa kalkmaya yeltendiyse de başı dönüp burnundan kan gelince yattı. Babası ses çıkarmadan ona hizmet ediyordu. Annesi içeri girip nasıl olduğunu sordu.  Bazarov “Daha iyi,” diye yanıtlayarak yüzünü duvara döndü.

Vasili iki kolunu birden sallayarak karısına dışarı çıkmasını işaret etti. Kadın ağlamamak için dudağını ısırarak dışarı çıktı. Evin içindeki her şey sanki birden kararmıştı; bütün yüzler asılmış, ortalığa korkunç bir sessizlik çökmüştü. Geveze bir horozu avludan alıp köye götürdüler, hayvancağız başına bu gelenin nedenini hiç anlayamadı.

Bazarov yüzü duvara dönük yatıp duruyordu. Babası ona çeşitli şeylerden söz etmeye çalışsa da konuşmak Bazarov’u yoruyordu. Yaşlı baba da koltuğunda, arada parmaklarını çatlatarak bir süre ses çıkarmadan oturdu.

Birkaç dakikalığına bahçeye çıktı, orada, anlatamadığı bir şaşkınlıkla taş kesilmişçesine, yontu gibi, (bütün bu günler boyunca bu şaşkınlık ifadesi yüzünden hiç eksik olmayacaktı) önce durdu, sonra karısının sorgulamasından kaçınmaya çalışarak yine oğlunun yanına döndü. En sonunda karısı onu kolundan kavradı ve çırpınırcasına, adeta gözdağı verircesine,

“Kuzum, nesi var oğlanın?” diye sordu.

Bunun üzerine ihtiyar dili dolaşarak kendi kendini güler yüzle yanıt vermeye zorladı. Gelgelelim gülümseme yerine içinde bir yerden bir kahkaha kopup gelerek onu dehşet içinde bıraktı. Tan atar atmaz doktor çağırtmıştı. Oğlu kızmasın diye bunu ona söylememeyi boynuna borç biliyordu.

Bazarov birden divanın üstünde döndü, babasına donuk, sabit gözlerle bakarak su istedi. Vasili İvanoviç ona su verirken fırsattan yararlanarak alnına dokundu, oğlunun teni ateş gibi yanıyordu.

Bazarov boğuk, tutuk bir sesle, “Babalık, benim hâlim kötü.” diye söze başladı. “Mikrobu almışım, birkaç günden sonra gömeceksiniz beni.”

Vasili, birisi bacaklarına vurmuş gibi geriye doğru sendeledi. “Yevgeni…” dedi kekeleyerek, “Neler diyorsun sen! Ağzından yel alsın! Üşütmüşsün…”

“Kes bunu artık!” diye Bazarov telaşsızca onun sözünü kesti. “Bir doktora böyle konuşmak yaraşmaz. Hastalığın bütün belirtileri bende var, sen de biliyorsun bunu.”

“Ama nerde bu… hastalık belirtileri, Yevgeni? Böyle söyleme.”

“Peki, bu neymiş öyleyse?” diyerek Bazarov gömleğinin yenin sıyırdı, cildinde belirmiş olan sinsi kızıl lekeleri gösterdi.

Vasili İvanoviç  ürperdi, korkudan buz kesti.

“Tut ki” dedi en sonunda “Tut ki… hastalık… hastalığa benzer… her şey olsa bile… şey gibi…”

Oğlu, “Piyemya,” diye onun sözünü tamamladı.

“Ha, evet… salgın… niteliğinde bir…”

“Piyemya,” diye Bazarov haşin bir sesle tane tane yineledi. “Yoksa el kitaplarında okuduklarını unuttun mu?”

“Ha, evet, nasıl istersen… Yine de biz seni iyileştireceğiz, sen ne dersen de.”

“Eh, sen umadur! Yalnız sorun o değil şimdi. Bu kadar erken ölmeyi beklemiyordum. Bu öyle bir rastlantı ki, ne yalan söyleyeyim, çok sevimsiz. İşte dindarlığınızı sınamanız için size bir fırsat.” Bazarov biraz daha su içti. “Neyse benim senden bir isteğim var… hazır aklım yerindeyken. Çünkü biliyorsun, yarın ya da öbür gün beynim emekliliğini isteyecek. Şimdi bile meramımı anlatabildiğimden emin değilim. Şurada, yattığım yerde, demin bir sürü kırmızı köpek çevremde koşarak dönüp duruyormuş gibi geldi ama sen parmağınla beni gösteriyordun, çullukmuşum gibi. Tıpkı içkiliymişim gibi geliyor. Ne dediğimi doğru dürüst anlayabiliyor musun?”

“Aa, Yevgeni, her zamanki gibi konuşuyorsun.”

“Daha iyi ya… doktor çağırttım dedin… sen bununla avundun… şimdi de beni avut: Hemencecik bir haberci salıp…”

“Arkadi Nikolayiç’e mi?” diyerek yaşlı baba oğlunun sözünü kesti.

Bazarov pek çıkartamamış gibi, “Arkadi Nikolayiç de kim?” diye sordu. “Ha, şu süt kuzusu! Yok, onu rahatsız etme, o, küçük kargaların arasına karıştı artık. Şaşırmasana, daha sayıklamaya başlamadım. Sen acilen adam yollayıp… Anna Sergeevna Odintsova’ya haber sal. Bu isimde bir toprak sahibi var… Tanıyor musun onu? (Vasili İvanoviç, evet, dercesine başını salladı.) “Haberci desin ki Yevgeni Bazarov selamlarını yolluyor ve ölmek üzere olduğunu bildiriyor… Yapar mısın bunu?”

“Yaparım… Yalnız, olacak şey mi senin ölmen, sen, Yevgeni? Düşünsene! Böyle bir şey olursa adalet nerede kalır?”

“Orasını bilmem ben. Sen hiç gecikmeden haberci salmana bak.”

“Hemen yoluyorum. Mektubu da kendim yazacağım.”

“Yok, zahmete ne gerek var! Selam yolladığımı söyleyin, başka hiçbir şey istemez. Neyse, ben köpeklerimin yanına döneyim artık. Tuhaf şey! Düşüncelerimi ölümün üstünde toplamak istiyorum ama olmuyor.” Yama gibi bir şey görüyorum… başka hiç bir şey yok.”

Tekrar bütün ağırlığıyla duvara döndü. Vasili dışarı çıktı, karısının yatak odasına giderek ikonların önünde dizüstü çöktü.

“Dua et, Arina, dua et!” diye inledi. “Oğlumuz ölüyor.”

* Babalar ve Oğullar, Ivan Sergeyeviç Turgenyev, Türkçesi: Nihal Yeğinobalı, Engin Yayıncılık, İstanbul, 1989, s. 265-268.

edebiyatvadisi

Next Post

Grigory Petrov

Paz Tem 7 , 2019
Grigory Petrov (1868-1936) STolstoy, Çehov, Gorki gibi Sovyet edebiyatının güçlü yazarlarıyla tanışmış olan Petrov, ünlü bir Rus yazarıdır.  Yoksul köylü ve işçilerin geri kalmışlıktan ve ezilmişlikten kurtulması yönünde çaba göstermiştir. Petersburg’un Yamburg kasabasında, yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası garsonluk yapıyordu. Hayatın tüm zorluklarını daha genç yaşlarda hisseden […]